18. yüzyılda yaşamış İngiliz düşünür ve iktisatçı Thomas Malthus, gıda kaynakları aritmetik oranda artarken nüfusun geometrik oranda artmasının gıda krizine neden olacağını ileri sürmüştü. Malthus’a göre, arazi arzındaki kısıt, artan nüfusu besleyecek kadar üretim yapılamamasına yol açabilirdi. 19. ve 20. yüzyıldaki gıda krizleri kitlesel ölüm ve göçlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Ancak tarımsal üretim teknolojisindeki gelişmeler ve dünya nüfusunun bugün ulaştığı nokta, Malthus’un teorisinin doğru olmadığını gösterdi. Ne var ki, I. Sanayi Devrimi’nden Endüstri 4.0’a kadar uzanan neredeyse 250 yılı aşan kalkınma yolculuğu, insanlığı büyük bir zenginliğe kavuştursa da dünyanın ekolojik sistemini fazlasıyla yıprattı. Bugün gelinen noktada, insanlığın muazzam nüfus artışını besleyecek kadar üretim yaptığı ama bu durumun dünyanın geleceği ile ilgili kaygıları sona erdirmediği görülüyor. Giderek tükenen
kaynaklar, azalan biyoçeşitlilik ve artık gündelik hayatımızda bile etkilerini hissettiren küresel iklim riskleri bu kaygıların hiç de yersiz olmadığını gösteriyor. Peki, gelecek kuşaklardan miras aldığımız dünyayı nasıl ayakta tutabiliri
